
Bundan iki yıl önce, 2008 yılında yanılmıyorsam bir temmuz akşamıydı.. Tam olarak "kentsel dönüşüm" teriminin dilimize dolanmaya başladığı günlerdi. Doğup büyüdüğüm şehir İstanbul olmasına rağmen, Sulukule'yi hiç görmediğimi, oradaki hayata çıplak elle dokunmadığımı farkettim. Hemen harekete geçip, makinemi alarak birkaç fotoğrafçı dostla birlikte Sulukule'nin yolunu tuttuk.
Tanık olduğumuz hikaye; içinde yaşanılan fakirlik, çaresizlik ve tüm olumsuzluklara rağmen ışıl ışıl bakan ve gülmeyi hiç unutmamış neşeli bir sürü hayattı. Şartlar ne olursa olsun kendi hikayelerine sonsuz bir umutla tutunmaları bizim kanımızı dondurmuştu. Sulukule'ye bu ilk gidişimdi; ama son olmayacaktı, bunu biliyordum.
Takip eden iki yıl boyunca Sulukule'ye gitmeye devam ettim. Tüm zamanların en neşeli insan toplumunun, en hüzünlü anlarına tanık oldum.

Romanlar, yaklaşık 10. yüzyıldan beri kendi kültürlerini; ve bizlerin, kentli yaşamlarda oldukça yabancılaştığımız komşuluk, dostluk, dayanışma ve en önemlisi "bir"lik duygusunu babadan oğula miras kalan sur içindeki bu küçük semtte yaşatıyorlardı.
İstanbul'da dönüştürülmeye çalışılan bu kadim semt aynı zamanda şehrin neşesi olarak tabir edilirken, burada yaşayan Romanlar'a hiç alışık olmadıkları ayrımcı hayatlar dayatılarak, neşeleri çoktan kaçırılmıştı. Onlara beton yığınları önerilirken, İstanbullular'a vaadedilen süslü, boyalı, pahalı bir Sulukule idi. Sokaklarında klarnet seslerinin, darbuka gümbürtülerinin yükseldiği, buldukları her fırsatı eğlenceye çeviren, boyasız, sade, çırılçıplak Sulukule; şimdilerde, birçok hayat hikayesine tanık olmuş duvarların oluşturduğu moloz yığınlarıyla yapayalnız bir araziye dönüştü.
Şehir, neşeli hayatını bir kepçe darbesiyle bitirdi..
Böylece; İstanbul için Sulukule "Roman"ının son cümlesi okundu ve kitap, rafa kaldırıldı. Bana kalan ise; hikayeme kattığım yüzler ve cebimde biriktirdiğim Roman tadında renkler oldu.
Sulukule fotoğraflarımın tamamı, müzikli slayt olarak bu videoda izlenilebilir.