30 Haziran 2014 Pazartesi

Burdayım Aşkım!

Bu yıl 22.lgbt onur haftasi dahilinde düzenlenen 12. Istanbul onur yürüyüşü yine çok renkli, çokça eğlenceli, kıpır kıpır bir festival havasında geçti.

Evlilikte, yaşam standartlarında ve hatta yaşama özgürlüğünde eştlik için düzenlenen bu yürüyüşte, gezi olaylarıyla artan farkındalık sayesinde çokça katılım sağlandı. 2005 yılında 5000 lgbt üyesiyle yapılan yürüyüş, 2014 yılında 100.000in üzerinde katılımla gerçekleşmiştir.

Sloganlar pek şeker;

-nerdesin aşkım? –burdayım aşkım
sevişe sevişe kazanacağız
faşizme karşı bacak omuza
ibneler özgür olsa dünya yerinden oynar
kaç kaç tayyip, ibneler geliyor
ay ay ay ay ay ay ay
zeki mürenin askerleriyiz
freddie mercurynin askerleriyiz
eşcinseller susmayacaklar, susmayacaklar, susmayacaklar

Not: Fotoğrafların tüm hakları saklıdır ayol :)



















31 Mayıs 2012 Perşembe

Güney Kafkasya / Gürcistan

Güney Kafkasya projesi 2011 yılında karar verip yola çıktığım, sonra kendimi tembelliğin kollarında bularak unuttuğum bir projedir. 

Bu projede beni en çok heyecanlandıran, Güney Kafkasya coğrafyasında birbirlerine küs devletlerin olmasıydı (Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan). Yola çıkmadan önce edindiğim başka bir bilgi ise; yeryüzünde Hristiyanlığı ilk kabul eden toplumun Gürcü toplumu olmasıydı (bu bilginin kesinliğinden hala emin değilim). Dolayısıyla buradaki Anadolu inançları projem bir anda orada da yoluna devam ediverdi. 

Şimdilik bu fotoğrfalarla idare edelim, önümüzdeki günler, Gürcistan fotoğraflarının yanında Ermenistan fotoğraflarının da katıldığı günler olsun :)


© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

27 Kasım 2011 Pazar

HAYATA MEKTUP...

İnsanın eninde sonunda doğaya dönüşmesinde bir hikmet var. Uzun zamandır aklımı yorduğumdur, yorduğum kadar da her kötülükten kurtulduğumdur. Şunu bir düşün; küçük bir fidan var. Yağmurlarla büyüyor, ağaç oluyor. Yaprakları büyüyor, belki çiçek açıyor, belki meyve veriyor ve ne çok canlıyı besliyor. Toprağı besliyor, onu her türlü kötülükten koruyor. toprak da onu besliyor. Özüyle, meyvesiyle, çiçeğiyle bir çok uçuşan canlı dahil hepimizi besliyor. Yağmurlar yağmaya devam ediyor, rüzgarlar esiyor, fırıtınalar çıkıyor. Ağaç yaşlanıyor, ağaç hastalanıyor, ağaç ölüyor. Bir sonraki rüzgara dayanamayıp devriliveriyor. En yakın dostu olan toprağın üzerine boylu boyunca uzanıyor, uzun ve derin bir uykuya dalarak. Ağaç yattığı yerde çürümeye başlıyor. Üzerine yağmurlar yağıyor. Bazı canlılar onu kemiriyorlar, çürümüş özünden beslenmeye devam ediyorlar. Sağlığında her kötülükten afetten koruduğu toprak var ya, işte o, ölen ağaçtan beslenmeye devam ediyor. Ağacın çürüyen tüm kalıntıları, toprak için tadına doyulmaz bir ziyafete dönüşüyor. Bu ziyafetten sonra toprak, doğaya bir armağan veriyor; yepyeni bir filiz büyümeye başlıyor. Sonra genç ve zarif bir fidana dönüşüyor. Yeni ağaç böylece doğmuş oluyor. Doğada neyin sonu var; hiç düşündün mü? Doğadaki her şeyin sonu, yepyeni bir başlangıç aslında. İşte bu muazzam ve kusursuz döngü, her koşulda kendini yenileyip nefes almak ve hayata devam etmek için programlanmış.



Hangi ideolojiye inanırsan inan, aidiyetin kime ya da neye olursa olsun tek bir gerçek var: hepimiz birgün toprağa gideceğiz. Bu cümlenin ne kadar umutsuz ve karamsar olduğunun farkındayım. Kendi adıma, toprağın mucizelerini düşününce karamsarlığımı unuttum. Bedenimin yaşam süresi bitince, ya da sahip olduğum makinenin pili bitince toprakta yeni bir hayata vesile olma düşüncesi bir mucize değil. Sadece doğal yaşam sisteminde olması gereken. Doğanın kusursuz döngüsü... Tıpkı ölen bir ağaç gibi; çalışmayan bedenim toprakta yatarken benden beslenecek canlıların ve benden beslenecek toprağın olduğunu bilmek, hiç bitmeyen bir yaşam döngüsünün içindeki ölümsüzlüğü keşfetmek gibi bir şey. İşte burada doğanın sürekli dönüşen, kendini yenileyen döngüsünün içindeyim ve düşündükçe aldığım haz başımı döndürüyor.


Doğaya ait ya da doğanın bir parçası olduğunu hissetmek, doğanın olan her şeyi koşulsuzca sevmek demek. Çocukluğumun en ıssız, en masum, en sıcak, en tanıdık, en yumuşak olanıydı bu bölüm. Durumun ismini tam olarak koyamamamın nedeni sanırım, bütünün içinde her tarafının kusursuz olmasıydı.


Bir akvaryumumuz vardı, küçüktüm. Yavru balıklar alır, büyütür, onların çiftleşmesini sağlar ve yeni yumurtaları beklerdik. Onların minicik dünyalarında, bizim kocaman umutlarımız çığlık çığlığa sevinçlerimize dönüşürdü. Akvaryumu hayatımıza o kadar dahil etmiştik ki, kalabalıklar içinde gürültülü bir evimiz olmasına rağmen, hep sessiz, sakin ve uslu çocuklar olduk. Hayatımın en büyük dilimlerinde akvaryum hep vardı evimizde. Balıkların yaşam süreçlerini ailece takip etmek, büyüdüklerini görüp gurur duymak, bir büyüğün diğer bir küçüğü yediğini görünce sinirden tepinmek, ölenlerin arkasından yas ilan etmek, onlarla hayatımızı doldurmak, evimizin dışındaki kalabalık kargaşadan çok daha önemli gibiydi. Bu yüzden dünyaya karşı sessizliğini her zaman koruyan, zaman zaman gereğinden fazla koruyan çocuklar olduk biz.


Yıllardır balıkların haricinde, hayatımıza giren yumuşak tüylü, güzel bakışlı bütün canlıları ailemize ve yaşam sürecimize dahil ettik. Hep beraber çocukluğumdan beri tanıdığım akvaryumumuzun içinde yaşadık, dışarıda ki hayata ait tüm gürültüye uzaktan bakarak.


Ailemden bana kalan en büyük servet, hayat yolculuğuma başladığımdan beri hayvan sevgisini öğretmeleri ve hayvanlarla dolu bir yuva vermeleri. Hayvan dostlarımdan öğrendiğim en yüce bilgi ise, yeryüzündeki ve gökyüzündeki her şey, nefes alan her canlı eğer ben istersem son nefeslerine kadar yaşam sürecimde bana eşlik edebilirler, dostça ve sevgiyle. Tam da şimdi, öğrendiğim bu bilgiyle yaklaşıyorum hayatıma ve içine sığdırabildiğim herkese...


Bugün benim doğumgünüm ve iyi ki doğmuşum.


Dünyaya gelmemde katkısı olan tüm yiyeceklere, tüm şaraplara, romantik ritimlerle hışırdayan tüm yapraklara, Tanrı'nın bana verdiği can'a çok teşekkürler.


Dünyaya geldikten sonra yaşam yolculuğumda bana eşlik eden tüm arkadaşlarım, dostlarım, hayvanlarım, kardeşlerim, öğretmenlerim, komşularım, küskünlerim, kuzenlerim, annem, babam... Çeşitli nedenlerle hayatıma dokunmuş,hayatlarına dokunmama müsade etmiş, gözlerime bakıp gülümsemiş herkes, fotoğraflarıma girmiş tüm hikayeler ve yüzler... Yoluma ışık oldunuz... Ve bugün ben yine, yeni hayatına üşüyen bir canlıyım, döngünün en başındayım. Toprakta, suda ve havada. Daha büyük bir farkındalıkla... Sadece bu kez hiç korkmuyorum :)

Çona (Işık) & Öznur & Toprak

31 Ekim 2011 Pazartesi

VAN ERCİŞ DEPREMİ -SESİMİ DUYAN VAR MI?

Van, ülkemizdeki bir çok bölge gibi, jeolojik yapısı nedeniyle fay hattı üzerine kurulmuş bir şehir. Tarih boyunca çokça deprem olmuş, çok defa yıkılmış. Bazı kaynaklara göre M.Ö. 2. yüzyılda, tarih sahnesinden çekilen Urartu Medeniyeti'nin de depremde yıkılıp yok olduğu söylenir (fakat bu bilginin kesinliği yoktur).


23 Ekim 2011'de Van'da meydana gelen 7,2 büyüklüğündeki depremden sonra afet bölgesine gittim. Orada konuştuğum depremzedeler, özellikle yaşlılar, bana her 35 yılda bir deprem olduğunu söylediler. 2011'den önce 1976'da ve 1941'de büyük ve yıkıcı depremler olmuş.

Erciş'in şuanki durumu batık bir kent gibi. Yıkılmış, yokolmuş, sessiz, karanlık, hayalet bir coğrafya. Sanırım deprem gerçeğini bile bile, jeolojik yapıya uygunsuz binalar yükseltmek, kaçınılmaz sonu, sorumlu insanların kendi elleriyle hazırlamasından başka bir şey değil.

Yaklaşık 80.000 nüfüslu Erciş'de depremden sonra, resmi rakamlara göre (şuan itibariyle) 400 artçı deprem oldu. 601 kişi hayatını kaybetti, 188 kişi enkazdan sağ çıkarıldı, 4.152 kişi yaralı olarak hastanelerde tedavi görüyor.

1999 yılında meydana gelen Marmara depremi, yüzyılın felaketi olarak kabul edilmiş ve "bundan sonra depremle yaşamayı öğrenmeliyiz", "daha sağlıklı ve sağlam binalar inşa etmeliyiz", "olağanüstü hal gerçekleştiğinde kullanılmak üzere deprem vergileri toplamalıyız", "okullarda çocuklara deprem tatbikatları yapmalıyız", "halkı depremle ilgili konularda bilinçlendirmeliyiz"..... gibi cümleleri o kadar çok duyduk ki, bundan sonra deprem bizi öldürmez dedik. Öldüren, gerçekte deprem mi? yoksa; deniz kumundan, çakıllardan, biriket taşından yapılan yüksek binalar mı? Eğer buna verecek bir cevabınız varsa, "sesimi duyan var mı?" diye yıkık taşların arasından bağırmaya gerek kalmayabilir.

Sesimi duyan var mı?

-.............................................

Sesimi duyan var mı?

-............................................
© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç

© Öznur Kılıç